PRÉCÉDENT   |   SOMMAIRE   |   SUIVANT

 

KAYGUSUZ_tc

 

Bu yazı, Türkiye toplumu genelinde din mi, mezhep mi, yoksa hederodoks İslam mı olduğu belli olmayan Alevilik ‘in ambivelans anlamları üzerine kaleme alınmıştır. Osmanlı’dan başlayan, Cumhuriyet’in kuruluşundan günümüze kadar süren Alevi katliamlarının kökeninde, Aleviliğin ezeli bir y abancı olarak algılanmasına değinilmiştir. Bir Müslüman bir Alevi’ye baktığında başka bir Allah görür. Onu hem kendisine çok benzetiyor, ama aslında hiç benzemediğini biliyordur. Yani onlar en yakın yabancıdırlar. Tedirgin eden tanıdıklar. Başka bir deyişle tekinsizdirler. Çünkü onlar varlıklarıyla hep Kerbela’yı hatırlatırlar. Kerbela’da katledilen neydi, Ehlibeyt idi. Ehlibeyt aile halkı demektir. Peygamber Muhammed, Ali, Fatma, Hasan ve Hüseyin. Bu beş kişi İslam’ın kutsal aile bireyleridir. Peygamber ve kızı Fatma eceliyle ölür, Ali’nin katlinden sonra ise Hüseyin Kerbela’da katledilmiştir. Yani İslam’ın kutsal mahremiyeti Haçlı seferleri ya da  dış düşman tarafından değil, bilakis İslam’ın içinde yerle bir edilmiştir. Türkiye’de devletin de dini olan Sünni İslam bu trajediyi tanımadı, anmadı, ölenlerin ardından yas tutmadı. Üstelik bu inkar edilen yas Ali’yi İslam kültürü içinde tek mitolojik varlık haline getirdi. Bu ağır yaralı kült gerçekten ölüp, gerçekten gömülmediği sürece, müphem ve müstehcen bir hayalet olarak tekinsizliğine devam edecek.

 

Geçtiğimiz yıl ünlü oyuncu Tuncel Kurtiz, ölmeden önce bir vasiyette bulunmuş, Kaz Dağları’ndaki bir Alevi köyüne Tahtakuşlar’ın mezarlığına defnedilmek istemişti. Bu vasiyet köyün Mürşit (rehber) dedeleri tarafından kabul görmeyince, köy halkı birçokları tarafından yobazlıkla suçlandı. Hristiyanların ve Musevilerin hacca girememesi, bir Müslümanın İsa’ya sempati duyduğu için kilise bahçesine gömülememesi, ya da gönlümüz istedi diye Sinagog’ta nikahlanamayacağımızı bilmemize rağmen, niyeyse Tahtakuşlar’ın mahremiyet hakkı ulu orta sorgulandı.

Tuhaftır ki hiçbir dini gruptan talep dahi edilmeyen bir konuda esneklik beklendi onlardan. Dersim Katliamından bugüne yaşadıkları kırım, sürgün, katliam,aşağılama ve fişlenmeye rağmen, Alevilerden böyle bir esneklik bekleniyor olması da, dikkat çekicidir. Bu inanç grubu sanki bir erdem abidesi olarak acıyla yücelmiş, acıyı bal eyleyen dervişçe bir tutum sergilemekle görevlendirilmiş gibidir.

Toplum genelinde din mi, mezhep mi, yoksa hederodoks İslam mı olduğu belli olmayan bu inanış, Türkiye toplumunda daima müphen (ambivelans) bir anlam taşır. Sadece dinsel olarak değil politik olarak da müphem bir anlam taşır.

Azımsanmayacak bir çoğunluk için kafir, hatta sapkın olan doğuştan lanetli Alevi toplumu, başka bir çoğunluk için az önce söylediğim gibi Türkiye’nin saklı erdemiydi.

Bir yandan Aleviler, Türk ulusalcılığının sırtını dayadığı çağdaş bir kitleydi, öte yandan Sünni İslama yeni biçim veren yeni Cumhuriyet tarafından folklorik bir unsur olarak kenarda bırakılmıştı. Bu yüzden Alevilik laiklikten hiçbir zaman payını almadı. Ne Ermeni, ne Kürt hareketi gibi bir politik harekete dönüştü, ne de iktidarda yer aldı. Alevilerin sorunu Cem Evi, zorunlu din dersi, Diyanet içinde söz hakkı gibi meselelere sıkışıp kaldı.

Aleviler hem görmezden geliniyor hem de göze batıyordu. Bunun en iyi örneğini geçtiğimiz Gezi direnişinde hep beraber gördük.

Hatırlarsanız, geçtiğimiz yıl, devletin güvenlik güçlerinin raporlarına göre, Gezi Direnişi’ne katılanların %78’inin Alevi olduğu gazetelerde yayımlandı. Nasıl ve hangi yöntemle yapıldığı belli olmayan bu raporla direnişçiler Alevi olarak fişlenmişti. Ne tesadüf ki, direniş sırasında polis şiddetiyle ölen gençlerin hemen hemen hepsi Alevi’ydi. Fakat niyeyse, polis Alevi’yi gözünden mi tanıyor ki Alevi olduğu için öldürsün, denildi.

Oysa İstanbul’da yaşayan herkes bilir ki Berkin’in öldürüldüğü Okmeydanı’nda Dersim, Sivas, Erzincan Alevileri yaşar. Abdullah Cömert’in yaşadığı şehir Alevilerin şehri Hatay’dı. Ali İsmail’in adı hem Ali, hem de İsmail’di. Dolayısıyla Alevilik, hele ki onlara düşmanca bakanların gözünden gayet görülebilir bir kimliktir. Ama vurgulandığı zaman niyeyse derhal müstehcenleşir.

Bu öyle bir müstehcenliktir ki, başbakan Erdoğan bir önceki seçim konuşmalarında kitlelere açıkça yuhalattığı Alevileri açık düşman olarak öne sürerken, Gezi direnişinde öldürülen kişilerin Alevi olduğunun vurgulanması apaçık bir rahatsızlık yaratmıştı. Bunu vurgulayanlar, toplumu Sünni ve Alevi diye kutuplaştırmakla eleştirildiler. Nefret suçu sindiriliyor ama ölenlerin kimliği örtülüyordu.

Bugünden geriye Alevi katlimanlarını bir bir saymak epey uzun sürecek. Ana hatlarıyla Gazi olaylarından Sivas Katliamı’na, Maraş katliamı’ndan Dersim Kırımına kadar geçen bu yüzyıllık sürecin kökeninde aslında Osmanlı’dan devralınan bir düşmanlık vardır. Aleviliğin etkin bir politik hareket olamamasının nedeni ise, mağdur dilinden başka yeni bir politik dil kuramama çaresizliğidir. Çünkü daima taze tutulan Alevi düşmanlığı yüzünden, acı hikaye sürekli kendini yineler. 

Alevi düşmanlığını hiç saklamayan AKP hükümeti, üçüncü boğaz köprüsünün adını, Alevileri kılıçtan geçiren padişah Yavuz Sultan Selim köprüsü diye anons etmesi, ya da Piyer Loti semtinin ismini 16. Yüzyılda Alevi Türkmenleri katleden İdris-Bitlisi’nin adını koymaya kalkışması açık bir tehditdir.

Bu öldürülme ve göz dağı verme silsilesinin kökeninde sanıyorum, Ezeli Bir Yabancı Olarak Alevilik, var. Ezeli bir yabancıdır Alevi. Bir Müslüman bir Alevi’ye baktığında başka bir Allah görür. Onu hem kendisine çok benzetiyor, ama aslında hiç benzemediğini biliyordur. Onlar da sünnet olur, kurban keserler, ama oruç tutmaz, hacca gitmez, camide namaz kılmazlar. Muhammedi peygamber olarak tanır ama Ali’yi özel olarak severler. Sanki biraz Hıristiyanlar’a da benzerler. İsa’nın on iki havarisi gibi onların da on iki imamı vardır. Aynı dili konuşur ama Türkçe dua ederler, haremlik selamlık ayrılmadan kadınlı erkekli semah dönerler. Yani onlar en yakın yabancıdırlar. Tedirgin eden tanıdıklar. Başka bir deyişle tekinsizdirler. 

Çünkü onlar varlıklarıyla hep Kerbela’yı hatırlatırlar. Kerbela’da katledilen neydi, Ehlibeyt idi. Aleviliğin ana damarı Ehlibeyt terbiyesine dayanır. Ehlibeyt aile halkı demektir. Peygamber Muhammed, Ali, Fatma, Hasan ve Hüseyin. Bu beş kişi İslam’ın kutsal aile bireyleridir. Peygamber ve kızı Fatma eceliyle ölür, Ali’nin katlinden sonra ise Hasan ve Hüseyin Kerbelada katledilmiştir. Yani İslam’ın kutsal mahremiyeti Haçlı seferleri ya da dış düşman tarafından değil, bilakis İslam’ın içinde yerle bir edilmiştir.

Türkiye’de devletin de dini olan Sünni İslam bu trajediyi tanımadı, anmadı, ölenlerin ardından yas tutmadı. Üstelik bu inkar edilen yas Ali’yi İslam kültürü içinde tek mitolojik varlık haline getirdi. 12. Yüzyıldan itibaren İslam geleğinde tasvir yasak olmasına rağmen, sadece Ali tasvir edilir ve birçok mit Ali üzerinden anlatılır. Hatta paganlıktaki gibi şekil değiştirerek aslan şeklini alır. İslam tarihinde peygamber dahil herkes tarihi bir kişiliktir, Ali ise Allah’ın aslanıdır.

Bu tasvire baktığımızda, sürmeli gözleri, dolgun dudakları, dişil güzelliğiyle, İsa’yı andıran otuz yaşlarında bir adamdır Ali. Yine müphem bir çekicilikle resmedilir. Ve bu dişil erkeklik, kendi adına değil başka şeylerin adına da ölmeye devam eder. Vaktiyle adalet adına ölmüştür, bugün laiklik adına, özgürlük adına, demokrasi adına ölür. Yani başkalarının da yerine ölür. Bu kurban sadece kendi kabilesinin değil, başka kabilelerin de üst değerlerini temsil eder.

Ne var ki, yaşanan bu acılar sadece Türkiye’ye dair değil, insanlığa aittir. Ali ile ilgili çok sık anlatılan bir mesel vardır: Ali ölmeden önce oğlu Hüseyin’e der ki, “Ben öldüğümde cenazemi almaya yüzü peçeli bir Arap gelecek, beni devesine yükleyecek, yıkadıktan sonra beni toprağa verecek.” Ali ölünce peçeli bir Arap gelir, Ali’yi alır. Mezara gömerken oğul Hüseyin dayanamaz ve Arap’ın yüzü açar, bir bakar ki karşısındaki babası Ali’dir. Sonra tabutu açar, yine Ali, deveye bakar yine Ali’yi görür. Bir anlamda Ali hem ölümsüzlüğe açılmıştır, ama başka bir anlamda da hiç gömülememiş olandır.

Bu ağır yaralı kült gerçekten ölüp, gerçekten gömülmediği sürece, müphem ve müstehcen bir hayalet olarak tekinsizliğine devam edecek. Belki de Alevilerin mahkum edildiği kısır döngü tam da budur. İslamcı ya da ulusalcı faşistler onları öldürmeye devam edecek, ama onlar cennete bile gitseler Ali için kahrolmaya devam edecekler.

Sema KAYGUSUZ

 

image_illustration_article_SemaKaygusuz

 

 


(RE)PENSER L’EXIL N°5 > EZELİ BİR YABACI, ALEVİ, Sema KAYGUSUZ

Exil, Création Philosophique et Politique
Repenser l'Exil dans la Citoyenneté Contemporaine

Programme du Collège International de Philosophie (CIPh), Paris
© 2010-2017