PRÉCÉDENT   |   SOMMAIRE   |   SUIVANT
_AYDINKAYA

 

«Hespê Qule, Mêrê File, Sêye Tûle, jê ra mebe ewle»

(Kule renkli ata, Ermeniye ve zağar köpeğe itimat etme) [1]

 

1915 yılına kadar Kürt-Ermeni «ortak yaşam coğrafyası» diyebileceğimiz bir Kürt-Ermeni hinterlandından söz etmek mümkündü. Bu hinterlandın [2] aynı anda hem yaratıcı hem de yıkıcı bir heterojenlik ürettiğine iki halkın yüzlerce yıllık tarihi şahit. Hinterlandın demografik yapısına baktığımızda ovalar ermeni kültürünün tesirindeyken, dağlar Kürt kültürüne teslimdi. Bir başka ifadeyle Ermeniler ağırlıkla tarımla hemhal olurken Kürtler göçebeliğe dayanan köy ekonomisinden ekmeğini çıkarmaktaydı. Burada iktidar kağıt üzerinde Osmanlıda gözüktüğü halde muktedir olan aslında Kürt aşiret gücüydü. Nüfus aritmetiği itibariyle 1870 salnamesine göre [3] Van’da müslüman (Kürt) nüfus genel nüfusun üçte birine tekabül ederken, Urfa’da Ermeni nüfus, genel nüfusun üçte biri, Harput’ta yine Ermenilerin nüfusu aşağı yukarı bu oranlara tekabül ediyordu. Ne var ki buna rağmen Sason pogromuyla başlayıp 1915 yılında final yapan bir dizi şiddet yöntemiyle Ermeniler hem Anadolu’dan hem de Kürt-Ermeni hinterlandından tamamen tasfiye edildi.

Kürtlerin önemli bir bölümünün 1880 yılından başlayarak Ermenilerin darağacına gönderilmesinde öldürücü rol oynadıkları inkar edilemez bir gerçek. Bununla birlikte Kürtlerin soykırım kararlarının alındığı Babıalinin Wannsee’si diyebileceğimiz uğursuz soykırım toplantılarında bulunmadığı da aynı derecede gerçek.[4] Ne var ki buna rağmen Kürtlerin kayda değer bir kesimi, teoride olmasa da pratikte Ermenilerin hem ipini çektiler hem de Ermenilerin ipini çekmek isteyenlere ip tedarik ettiler. Hatta dönemin Troşak gazetesi, bir adım öteye giderek Kürtleri Ermenilerin boynuna dolanan bir ip olarak bile görmekteydi.[5]

Buna rağmen enteresan bir şekilde soykırıma kadar Kürt yazılı basını aslında biraz da mahcup bir edayla Kürt-Ermeni hinterlandının devamından yana neşriyatlar yapmaktaydı. Kürdistan gazetesinden Roj-i Kurd neşriyatına tüm yayınlar her ne kadar Kürt- Ermeni hinterlandı üzerinde Ermenilerle siyaseten hardcore bir rekabet içine girse de «komşuluk hukuku» bakımından samimiydi. İlişkilerin iktidar kipinde Kürtlerin lehine yeniden formatlanması halinde bu ilişkinin sürebileceğine dahi inanmışlardı. Bilhassa Kürdistan gazetesi, hususen de sıradan Kürtlere seslenerek Ermenilerin mazlum olduğunu ve onları katletmenin Kürtlere yakışmayacağını yazarak spektaküler bir rol oynuyordu. 1898-1902 yılları arasında toplam 31 sayı çıkaran Kürdistan gazetesi tam 16 sayısında doğrudan Kürtlere seslenerek Ermenilerle ittifakı gündemleştirme iştiyakındaydı. Yine 1908-1909 yılında çıkarılan Kürd Teavün ve Terakki Gazetesi 9 sayı neşredilirken, tam 7 sayıda, Kürtlere meşrutiyetin ilanıyla birlikte Ermenilerle sulh zamanının geldiği çağrıları yapılmaktaydı. Ermenilerle ittifak fikri sadece aydınlanmış entelijensiyanın gündeminde değildi, dinsel çevrelerde misal Seyyid Abdülkadir [6] ve hatta Said-i Kürdi (Nursi) dahi Ermenilerle «seviyeli bir birliktelik» ten yana yazılar yazmaktaydı.[7] Yine Meşrutiyetin ilanı günlerinde kurulan Kürd Teavün ve Terakki Cemiyetinin içtüzüğünde Cemiyetin kuruluş gerekçesi olarak «Kürd halkının… diğer yurttaşlarla özellikle de Ermenilerle uygarca uzlaşmasını ve ulusallık bakımından iyi geçinmesini sağlamak» biçiminde teeniyle yola çıktığını not etmek lazım. Soykırıma 2 yıla kala 1913 yılında yayına başlayıp totalde 4 sayı çıkaran Roj-i Kurd neşriyatında ise hemen her dört sayıda da Kürt-Ermeni ilişkilerini kaleme yatıran yazıların çıkması hayli ilgi çekici.[8] Peki ama bu feraset sahibi çağrılar neden akim kaldı?

Bunun için döneme tanıklık edenlerin hatıratlarını taradığımızda karşımıza kocaman bir sükutu hayalin çıkması hayli enteresan. Döneme tanıklık eden aydınların kahir ekseriyeti sonradan kaleme aldıkları hatıratlarında Ermenilerin Kürtlerle aynı ırktan (aryen) geldiklerine değinerek aralarında tarih boyunca bir sorun olmadığına işaret etmeleri zikredilmeye değer. Bu kabilden M. Nuri Dersimi, Kürtlerle Ermenilerin akraba olduklarını belirterek yan yana yaşayan iki halktan birinin uzağa ticaret için gittiklerinde evladını, malını, mülkünü diğerine emanet edecek kadar iyi komşuluk ilişkilerine sahip olduğuna işaret eder.[9] Hal böyleyken çok kısa bir süre içinde bu iki komşudan Kürt olanının Ermeni komşusunun Kürdistan coğrafyasından silinmesinde bitirici rol oynamasını neye yormalı? Yine dönemin Kürt aydınlarının bu uğursuz konularda kategorik olarak dışsal etkenlere sığındıklarının altı çizilmeli. Rus, İngiliz müdahalesinden Abdülhamit ve İttihatçılara kadar geniş bir skala, müşteki masasına oturtulurken, olaydaki Kürt iştirakı mahcup bir edayla birkaç aşiretin üstüne atılarak geçiştirilir genellikle. Nitekim Cigerxwin, Nuri Dersimi, İhsan Nuri başta olmak üzere dönemin kalemleri hem Kürtlere hem de Ermenilere düşman yalnızca birkaç aşiretin vebaline değinirken; hemen devamında Ermenilerin günah defterlerini serer ortaya.[10] Özetle dönemin aydınlarına göre soykırımdan, merkezi hükümetle iş tutan birkaç taşeron aşiret sorumlu tutulabilir. Yeri gelmişken soykırıma Kürt iştiraki meselesinde yakın dönem Kürt aydınlarının ve siyasetlerinin sıradan halkı bu işten muaf tutan bir geleneğe bağlı olduklarını, bu geleneği sürekli yeniden ürettiklerini iddia etmek mümkün. 1970’lerden bu yana modern ideolojilerle hemhal olmuş Kürt okumuşları bir taraftan Ermenilerle hemdert bir söylem tuttururken diğer taraftan soykırıma Kürt iştirakini müphem bir feodalite diskurunun içinden görmeleri dikkat çekici. Bilhassa Kürtlerin sol kanat aktivistleri, sıradan halkı tamamen işin dışında tutan «birkaç taşeron aşiret» söylemini sol jargon içinden yeniden türeterek olan biteni «egemen Kürt sınıfının» kabarık günah hanesine yazma yolunu seçtiler.[11] Oysa iş birkaç taşeron aşiret veya «Kürt feodalitesi»yle açıklanamayacak derecede komplike ve girift. Mamafih Hamidiye alayları ve müştemilatı aşiretlerin ve dolayısıyla egemen Kürt sınıfının soykırımdaki pozisyonları yeterince bilinmektedir bugün. Ne var ki sıradan Kürtlerin bir bölümünün soykırımda takındığı proaktif rol neredeyse hiç bilinmemekte. Bu nedenle bu yazıda sıradan Kürtlerin rolü mercek altına alınacak diğer f/aktörler metodolojik açıdan tali planda bırakılacaktır.

 

SIRADANLIĞIN KÖTÜLÜĞÜ

Bu noktada hem 1890’lardaki pogromlarda hem de 1915 soykırımında hiç de azımsanmayacak bir kitleyi oluşturan ve hükümetle organik bağlantısı olmayan, büyük oranda katliama kendiliğinden ama kendi için katılan, sıradan halkın bu olaydaki sorumluluğu meselesi hayli önemli. Bu kitleleri güdüleyen, küçük adamlığa iten tam olarak neydi?

Öncelikle kim bu sıradan Kürtler sorusuna asılmalı. Sıradan Kürtlerin yıkıcı performanslarını aslında sahaya hakim olan aktörler tamamen farkındaydı. Misal Garo Sasuni sıradan Kürtleri ima babında «Reaya Kürtler»e dikkatimizi çeker. Sasuni, Reaya Kürtlerin 1915 soykırımında aşiretli Kürtlerden bile daha kötü bir rol oynadıklarına değinip, buna alenen taaccüp etmesi hayli öğretici. Sasuni, aşiretli Kürtler ile aşiretsiz Kürtler ayrımının tamamen farkında olarak reaya Kürtleri aşiretsiz Kürtlere eşitlemesi dikkate değer. Aslında Reaya terimi her ne kadar sınıfsal bir muhteva ima ediyorsa da, Kürtlerin aşiret sosyolojisinde bu terim daha çok aşiretsiz veya hiç değilse hiçbir aşiretin patronajında bulunmayan, tam da bu yüzden içeriğinde küçümseme tonu barındıran bir yan anlama sahip. Göçebe, dağlı, aşiretli, savaşkan Kürtler ile yerleşik hayata geçmiş, kısmen şehirleşmiş, tarla ehli ve görece munis Kürtler düalizmi; Kürt sosyolojisinde öteden beri var olan bir kategori.[12] Sasuni, Osmanlının Aşiretli Kürtlerden şüphe ettiği için onları yer yer geri çekip Reaya Kürtlerin önlerini açtıklarına değinerek, bu Kürtlerin Ermenileri zalimane bir şekilde öldürmelerine ve mallarını talan etmelerine özellikle dikkati çeker. Reaya Kürtlerin bu halleriyle Ermenilerin başına bela olup çok insafsız işler çevirdiğini de not eder.[13] Yine 1907 yılında yapılan Taşnak partisinin genel konferansında söz Ermeni-Kürt ittifakına geldiğinde delegelerden biri olan ünlü Antranik paşa, tarımla uğraşan ova sakini Kürtlerin, söz konusu Ermeniler olduğunda Kürtlerin en kötüsü olduğunu söyleyerek onlarla ittifakın imkansızlığına değinir.[14] Bu bağlamda yine Abdurrrahman Bedirhan 1900’ün başlarında siyasal sosyoloji açısından Kürdistan’da üç kesimin oluştuğuna işaret eder: «Ermeniler, Hamidiye Kürtleri ve Hamidiye olmayan Kürtler.» Bedirhan, Hamidiye olmayan Kürtler kategorisinde, sıradan Kürtlere seslenerek, onları Kürtlerin önde gelen kanaat liderlerinin etrafında birlik olmasını önerir. Bedirhan aslında Hamidiye Kürtlerinden umudunu tamamen kaybetmiş olarak Hamidiye olmayan sıradan Kürtlere laf anlatma derdindedir. Onlara Ermenileri talan etmeleri, kolektif cezalandırmalara iştiyakları yüzünden sık sık celallenmesi de not edilmeli.[15] Görüldüğü üzere sahada kotarılan işlere tanıklık edenlere bakıldığında sıradan Kürtlerin bir bölümünün taşeron aşiretleri gölgede bırakacak şekilde yüz kızartıcı performanslar sergiledikleri herhalde şüphe götürmez.

Toplumsal grup olarak Sıradan Kürtlerden murad edilen Hamidiye alayları gibi Kürdistan’da Osmanlının devamı niteliğinde olmayan, yani devletle organik bir bağlantısı bulunmayan aşiretlerden saymaya başlayabiliriz. Yine büyük oranda ya aşiretsiz ya da güçsüz bir aşirete mensup, toprağı olmayan ve de Osmanlı-Rus savaşlarının yol açtığı iktisadi yıkımın kurbanları olarak daha çok «ayak altı» ehli, sivil Kürt unsurlarını da bu paranteze dahil edebiliriz. Kürdistan’ın bazı bölgelerinde aşiretsiz Kürtlerin aşiretlilere oranla daha fazla bir yekune tekabül ettiğini düşündüğümüzde aşiretsizlerin infial durumlarında oynayabileceği potansiyel roller daha da önem kazanacaktır.[16] Bunların merkezin periferisinde yaşadığı halde rejimin şeyhler üzerinden yedekleyip formatladığı «modüler pusucu güç» olduğu olaylar sırasında oynadığı rollere bakıp anlayabiliyoruz. Yine hamidiye alaylarına iliştirilmiş, onların müştemilatı gibi davranan senkronize unsurlar örneğin «Cendirmeyen bejik» benzeri emekliliği yaklaşmış, bir ayağı çukurdaki sivil oluşumları da sıradan Kürtlerin hanesine yazmalı. Ki bunlar merkezi otoritenin etnik temizliğinden geriye kalan soykırım bakiyesi Ermenileri «mıntıka temizliği»ne tabi tutup kelle avcılığı yapmaktaydılar. Yine Hamidiye alaylarına katılmak isteyip de katılamayan aşiretlerin bazı durumlarda alaylardan daha gaddar işler çevirdiğini, böylelikle Osmanlı elitinin gözüne girmeye çalışma pratikleri de bu bileşene dahil edilmeli. Dönemin yazışmalarına bakıldığında bir kısım Kürtlerin Müşir Zeki Paşa’nın gözüne girip Hamidiye alaylarına yazılmak için pek çok can kırıcı iş çevirdikleri görülmektedir. Zeki paşa bu ısrarcı Kürtlere, kendilerini kanıtlamaları için sürekli «itimat ve itaatkar»lığa vurgu yapmaktaydı. Kürt aşiret reisleri «itimat ve itaat» üzerinden Zeki Paşanın rızasının Ermenilere ilişerek sağlandığını bilecek kadar deneyimliydiler.[17] Bu aşiretlerin temel meziyetleri savaşçılık taraflarıydı.[18] Güç arayışındaki bu orta ölçekli aşiretleri mobilize eden ise ağırlıkla yerel şeyhlerdi. Bu yerel şeyhlerin bir kısmı Sason’da ve Urfa’da bir tür soykırım lobisi gibi davranarak ilk taşı atıp sıradan Kürtlere rol modellik yaptıklarını da biliyoruz. Yine eşkıya çeteleri, mücrimleri ve Kürt toplumunda tutunamayanları da sıradan Kürtlerin kadrajına dahil ederek parantezi kapatabiliriz. Daha çok pogrom lokasyonuna yakın ve Kürt-Ermeni hinterlandının kaybedenleri olan bu asabi kitle, iktisadi hayatta üretim ilişkilerine bile dahil olmadığı için gözünü pogromlardan arta kalan menkul mallara çevirmişti. Gündeliğin ideolojisi ile yaşayan bu «endişeli pusu ehli» Ermenilerin üzerine basarak üretim ilişkilerine dahil olma ve mümkünse sınıf atlama istidadındaydı. Rejimin pogrom aklının, pogrom alanına yakın sıradan Kürtleri mobilize edip bindirilmiş kıtalar halinde olay yerine taşıdığı da çokça bilinen sırlardan. Kimi Şeyhlerin katliam lansmanı rolünde Ermenilerin can ve mallarının dinsel açıdan helal olduğuna dair fetvaları da bu mobilizasyonda kritik öneme sahip. Şeyhlerin bu dönemde sıradan Kürtleri hareket ettirebilen kült bir otorite olduğu bilinmekte. Bu nedenle soykırımı gayrı insani ve gayrı islami gören şeyhlerin çevresindeki sıradan Kürtlerin olaylara belli bir ihtiyatla yaklaştığını görmekteyiz. Ancak soykırım prodüksiyoncusu bürokratik elitle organik bağlantısı olan şeyhlerin ise sıradan Kürtleri olaylarda mobilize ettikleri bir vakıa.[19]

Sıradan Kürtleri güdüleyen bir başka etkenin reform söylentisinden duyulan «paranoya» olduğu açık. Emirlikleri dağıtılıp Tanzimat dönemiyle başlayan reformlardan ve eğitim modernleşmesinden nasibini alamayan neredeyse tek halk olarak Kürtlerin, tanzimatın açık ara kaybeden tek halkı olduğu tartışmasız. Üstüne bir de Berlin kongresinden Ermenilere karşı Kürtlerden kendisinden korkulan bir figür ve dizginlenmesi gereken bir aşırılık unsuru olarak bahsedilmesi, Kürt gündelik yaşamında dahi etki gösteren bir hal yaratmıştı. Kürtler bu antlaşmadan sonra Ermeni kimliğini toplumsal, kültürel ve siyasi manada kendilerinin karşıtı biçimde tamamen negatif bir imge olarak gördü. Bu negatif imge Kürt kimliğinin modern anlamda inşası için kurucu öteki işlevini görmüştür. Ermeni kimliği yazılı metinlerde de görüleceği üzere artık kendisinden şüphe edilmesi gereken bir «şüphe kaynağı» haline geldi. Rus istilasının öncü kuvveti ve Nasrani sömürgeciliğinin siyasi taşıyıcısı sıfatlarıyla ermeni imgesi Kürtlerin gündelik yaşamında adım adım şeytanlaştırıldı. Kürdistan gazetesi dahi Rus istilasına karşı Kürtleri teyakkuza çağırıp «Moskof imgesi»ni bir korku imparatorluğu biçiminde canavarlaştırırken belki Ermenileri değil ama Ermeniliği de bu imgenin içine yerleştirmişti.[20] Yine çoğu Kürt tarafından Ahmed-i Xani’nin varisi gözüyle bakılan ve kendisi de bu konuda hiç de mütevazilik yapmayıp bu mirasa talip olan Haci Qadire Koyi bir şiirinde bu korkuyu şöyle dizeler:

Xaki Cizir u Botan, ye’ni willatî Kurdan

Sed heyf u mixabin deyken be Ermenistan

Hiç xiretek nemawe sed car qesem be Qur’an

Peyda be Ermenistan namênê yek le kurdan [21]

Bu endişe marjını gösteren başka bir hal ise 93 harbinden sonra Şeyh Ubeydullah’ı isyan için güdüleyen en önemli saiklerden birisinin Kürt coğrafyasının ermeni egemenliğine geçme olasılığıydı. Bu kaygı o kadar belirleyici ki Şeyh Ubeydullah aslında sıradan Kürtleri ima ederek «duyduğuma göre Ermeniler Van’da bağımsız bir devlet kuracaklarmış, kadınları silahlandırmak zorunda kalsam dahi buna asla müsaade etmeyeceğim» diyecek kadar hiddetlenmişti.[22] Bu coğrafya üzerinde Ermenistan’ın kurulacağına, gayrı Müslim bir beyliğin kurulacağına dair duyulan abartılmış korku belli ki sıradan Kürtleri Ermenilere karşı saldırgan bir tavır içine sokuyordu.[23] Bu «ontolojik güvensizliğin» kendi içinde yıkıcı bir şiddet ile açık bir «hınç patolojisi» ürettiği, tam da bu dönemlerde Ermenileri «gavur olduğu için öldürme» fikrinin gelişmeye başlanmasıyla görülmekteydi.

 

TALAN: AŞİRETLERİN YENİ EKONOMİ-POLİTİĞİ

Bu kitlenin şiddete meyyal patolojisini çözmek için işin aşiret sosyolojisine bakmak hayati derecede önemli. Dönemin aşiret sosyolojisini anlamak için Ziya Gökalp’in exper şehvetiyle yaptığı aşiret tetkiklerine bakmak bir fikir verebilir. Gökalp, özelde aşiretlerin genelde Kürtlerin şakiliğe ve cinayete meyyal olduğunu iddia ederken oryantalizme saptığını görebiliriz. Ama öte yandan aşiretlerin talan geleneğini ve şiddetle kurdukları sistem kurucu ilişkiyi dikkate aldığımızda bu haşin tetkikler tamamen yabana atılamaz.[24] Aşiret sosyolojisini yazan bir başka yazar Celadet Ali Bedirhan ise soykırım zamanında Kafkas cephesinde orduda görev yapıyordu. Seydaye Gerok, aşiretlerin konar göçer halinin onları müstakil kıldığını ve Kürt kimlik ve kültürünün bu sayede asimile olmaktan kurtulduğunu belirtip bu yapıyı mitleştirirken soykırımdan ve aşiretlerin kuralsız şiddetinden bahsetmemesi hayli enteresan.[25]

Osmanlı yönetimin belli bir merkez oluşturan Kürt mirliklerini tasfiye etmesi, irili ufaklı pek çok aşirete de dolaylı olarak ebelik yapmıştı. 1850-1890 yılları Kürt aşiret sosyolojisi açısından tam bir transformasyon dönemiydi. Martin Van Bruinessen’in haklı olarak dikkatimizi çektiği gibi hususen bu dönemde aşiret demek, savunma demekti. Ve aşiretçilik savunma kurumu olduğu ölçüde de savaşçılık demekti.[26] Böyle bir zaman diliminde, devletin olmayan otoritesi yerine irili ufaklı Kürt yerel ağa, beyleri güç biriktirme telaşındaydı. Bu lokal otorite meraklıları gözlerini güce, daha güçlüye, en güçlüye dikmekteydi. 19.yy da tam dört kez Osmanlı-Rus savaşına tanık olan bu hinterlandın ekonomisi tamamen çökmüştü. Ekonomik alt üst olma hali, talancılığı bir iktisadi model olarak ortaya çıkarırken; talancılık, Kürtlerin hayvancılığa dayalı köy ekonomisini bitirme noktasına getirmişti. Köy ekonomizmi tükenme noktasına geldiğinde sıranın tarımsal ekonomiyi yani Ermeni ekonomisini talana geleceği belliydi. Tam da bu yüzden belli bir orta sınıfı oluşan Ermeni yerleşimciler hedefteydi. Bu bir anlamda yitip giden ve alt üst olan köy ekonomisi ile kapitalist bir ikbal vaad eden tarım ekonomisinin mücadelesiydi de. Talanist şiddet müfrezelerinin sadece üretim fazlası ve üretim ilişkileri ile yetinmeyip, eninde sonunda üretim araçlarına göz dikecekleri belliydi. Tarım ve hayvancılık üzerine temellenen ekonomi, köy ve taşra şehirlerini beslediğinden temel üretim aracı bu dönemde topraktı.[27] Ve üretim aracına sahip olmak güç biriktirmenin en kestirme yoluydu. Bu yüzden toprağa malik olma meselesi Kürt- Ermeni hinterlandında hem dikey hem de yatay iktidarı temellendiren temel faktör oldu. Arazi meselesi tam da bu iktisadi arka plan yüzünden 93 harbi sonrası Kürt-Ermeni ilişkilerini 1915 soykırımına kadar belirleyen temel olgu olacaktır. Zaten bir noktadan sonra Kürtlerin gözünde Ermeni-Kürt meselesi esas olarak toprak üzerinde yaşanan bir mülkiyet ve hakimiyet meselesiydi. Ermenilerin topraklarının belli başlı hamidiye ağalarının uhdesine girdiği sıralar, ermeni katliamlarının yoğunlaştığı anlardı. Artık «daha çok ermeni öldürmek daha çok toprak sahibi olmaktı» bir anlamda. Tam da bu nedenle 1908 meşrutiyet ilanıyla yeni rejim toprak meselesini önemli bir başlık olarak ele alırken Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti de bu iş için bir komisyon kurmuştu. Yine soykırıma 2 yıl kala çıkan Roji Kurd neşriyatı Kürt-Ermeni ilişkilerini arazi meselesine hasreden yazılar yazmaktaydı. Yine de Ermenileri yapılageldiği üzere kül halinde zengin, orta sınıf ve üstü göstermek doğru değil. Diğer halklar gibi Ermeniler de sınıflı bir halktı ve Ermeni ezilen emekçi sınıfı da baskın bir yekun tutmaktaydı. Kürt-Ermeni hinterlandında ermeni mallarının ganimet skalasının tepesinde ticaret burjuvazisiyle zenginleşmiş az sayıda Ermeni elitinin malları vardı. Bunların malları ağırlıkla bölgedeki üst düzey subaylar ile bunlara pogrom şerikliği yapan üst düzey hamidiye paşalarının payına düşmekteydi.[28] Orta sınıfa tekabül eden ve daha çok modern mesleklerle elde edilmiş ermeni malları ise şehrin ileri gelen bürokratik eliti ile düşük rütbeli hamidiye ağalarına gitmekteydi. Nihayet emekçilerin menkul malları, köy ekonomisinden arta kalan ayaküstü mallar ve tarım ekonomisinin araçları ile bu araçların enstrümanları sıradan Kürtlerin tekelindeydi neredeyse. Ezcümle Kürtlerin o dönemde aşiret sosyolojisinin ürettiği talan kültürü muhtemelen sıradan Kürtleri bu işte domine eden temel faktörlerin başında gelir.

 

SIRADANLIĞIN ŞİDDET ORJİSİ

Talancılık geleneği iyi ayarlanmış bir şiddet kozmolojisi ile cari kılınmaktaydı. Talan bir tür şiddet endüstrisi gibi hem mala hem de mal sahibine yönlendirilmiş cebri bir mülkiyet operasyonuydu. Feodalizmden türetilmiş rant ekonomisi olarak talan, bir yandan münhasıran şiddet üretirken, üretilmiş bu şiddet mülkiyeti ve mülkiyet ilişkilerini yeniden belirliyordu. Yalnızca şiddet biriktiren, mal biriktirebilirken; mal biriktiren yeniden şiddete yatırım yaparak şiddet biriktiriyordu. Bu yönüyle talancılığın, dönemin siyasi yapısı olan aşiret konfederasyonlarının bir tür ekonomi-politiği işlevini gördüğü açık. İkincisi ise talanist geleneğinin Kürtlerin zinde güçleri olarak savaşkan-vurucu modüler gücünü sürekli yeniden üretmesi söz konusuydu. Vurucu güçle sahada olan aşiretlerin bu işler için idman yaptığını dönemin hatıratlarından görüyoruz.[29] Gerçekten Cigerxwin’in 1900’lerin başlarında Kürtlerin kendi içlerindeki Hesar talanını [30] resmederken anlattığı manzaranın soykırım fragmanlarından farklı olmadığını teslim etmek lazım. Aynı anda hem yıkan hem de sistem kuran, bu talanist şiddet uygulayıcıları, Ermenilerin mallarını, tarım ve zanaatta kullanılan üretim araçlarını ele geçirip diğer aşiretler karşısında iktisadi pozisyonunu güçlendirmeyi hesaplıyordu. Aşiret rasyonalizmi gereği iktisadi pozisyonları güçlenirken artı değer olarak itibari pozisyonları da güçleniyordu. Esasen merkezi otoritenin gerilemesi gücün yeniden keşfini beraberinde getiriyordu. Zaten dönemin matbuatlarına bakıldığında gücün cazibesine yapılan aşırı vurgu, güçlü olanın haklı olduğunun sürekli işlenmesi, meşru tek gücün şiddet olduğunun altının çizilmesi olan biteni resmediyordu. Fiziksel şiddeti/üstünlüğü ve gücü, toplumun temeline kural koyucu bir norm olarak yerleştiren tekamülcü sosyal darwinizmin kalın izlerini yansıtan bu şiddet fetişizmi olayda kilit öneme sahip. Talan geleneği ile kuraldan hoşlanmayan, talancı şiddetle kendisini ispat etmek, iktisadi olarak sınıfsal durumunu tahkim etmek ve talan ganimetleri üzerinden statü peşindeki küçük adam için gün bu gündü.

Kürdistan’ı bir açık mezbahaneye dönüştüren şiddet resitallerine bakmak sıradan Kürtlerin sıra dışı şiddet performansı hakkında bir fikir verebilir.[31] Arendt’in tam da Nazi Almanyasında kötülüğün, insanların görür görmez kötülük olduğunu anlamalarını sağlayan niteliğini kaybettiğini, kötülüğün kötülük olmaktan çıkıp anlamını yitirdiği anlar dediği anlar şüphesiz Kürdistan’da bu anlardı.[32] Şiddeti çığırından çıkarıp vahşet sınırlarına ulaştıran motivasyonun kökeninde «hınç» vardı. Sadece «etnik hınç» değil, sadece «dinsel hınç» da değil ve sadece «sınıf hıncı» da değil; bir çeşit hınç kolajından oluşan ve enerji katsayısı çarpan etkisi yaratan yakıcı bir şiddet pergeli vardı ortada. Hamidiye alayları hiç değilse ateşli silahlarla bu işi kotarırken sıradan Kürtler, primitif araçlarla şiddet orjisine iştirak etmekteydi.[33] Bu anlamda holokaust şiddetinden farklı bir kipte seyreden bir şiddet koreografisi vardı ortada. Holokaust şiddeti, ağırlıkla kamp benzeri toplama alanlarında gündeliğin ve sokağın dışına yönlendirilmiş bir şiddetin merkezileştirilmesini simgeliyordu. Bilimsel yöntem ve araçsal modernliğin baskın olduğu holokaustta; şiddetin vahşeti, gaz odaları benzeri teknoloji seanslarına emanet edilmişti. Ermeni soykırımı bu anlamda Ruanda soykırımı gibi çırıl çıplak bir şiddetin arkaik araç ve yöntemlerle gündeliğin ve toplumun orta yerinde carileştirildiği bir karnaval modundaydı. «Gördüğün yerde öldür» kaidesiyle şiddet her yerdeydi, seyyardı, anonimdi, fragmanterdi, full-time’di ve aperatifti. Pala, tırpan ve dirgen gibi daha çok köy ekonomisine ait araçların eşlik ettiği bu imece halindeki şiddet banyosu, cinsiyetçi bir icra ile pratize edilmekteydi. Şiddet ağırlıkla erkeklere özgülenmişti; kadınlar çoğu zaman öldürülmeye bile değer görülmeyip ganimet borsasında değerlendiriliyordu. Çocukların katli meselesi ise soyun tamamen kurutulması bağlamında özellikle mühimdi. Burada esas gaye, kurbanları pürüzsüz bir şekilde öldürmek değildi tek başına. Öldürmek ikincil bir amaçtı. Zira esas gaye, kurbana yapılan ilk şiddet eylemiyle öldürücü son şiddet eylemi arasındaki mesafeyi alabildiğine uzatıp kurbanı «öldürmekten beter etmek»ti. Nitekim dönemin tanıklıklarına baktığımızda kurbanların çoğunun pürüzsüz bir ölümü, sonunda ölüm garantisi olan «öldürmekten beter etme» seremonisine tercih ettiği görülmektedir. Öldürmekten beter etmek teknolojisi, fail için keyiften kendinden geçmeyi sağlayan bir deşarj seansıydı aynı zamanda. Bu vahşet fragmanları bir şiddet ritüeli gibi toplumun orta yerine kurulmuştu. Şiddete bulaşan, daha çok öldüren kişi taltif edilip makbul bir cemaat üyesi gibi başköşeye buyurulmaktaydı. İşlenen her cinayet erkekliğin ve dinsel olgunlaşmanın bir tekamülü payesiyle onurlandırılmaktaydı.

 

TOPARLAMA  ŞERİDİ

Kürt iştiraki olmasaydı soykırımın yine de icra edileceği Kürt coğrafyası dışındaki soykırım pratiklerinden belliydi. Ne var ki Kürt iştiraki olmasaydı Ermenilerin Kürt-Ermeni hinterlandından silinmesi bu kadar kolay olmazdı. Belki Ermeniler Anadoludan silinirdi ama Kürdistan’dan silinemezdi. Yine de sıradan Kürtlerin bir bölümünün Ermenileri canla başla korudukları bir gerçek. Fakat bunların istisna olduğu Kürdistan’da Ermenilerin fiziksel ve kültürel açıdan silinmeleri kanıtlamakta. Önemli bir kesimin ya fiilen olaya katıldığı ya katliamcılara yardım ettiği ya da seyirci kalarak, sonrası için cazip düşler kurdukları ortada. Bu kesimlerin sadece eylemlerini değil davranış kodlarını da çözmek ve ifşa etmek yüz yıl sonra bile olsa bugün için ertelenemeyecek bir ihtiyaç. Epigrafa alınan Kürt atasözü dünya savaşının sonlarına doğru ağırlıkla sıradan Kürtlerin okumuş çocuklarınca neşrolunmaya başlanan Jin gazetesinde (1918-1919) yer almıştı. Jin, Kürtçe yaşam anlamına geliyordu ve Kürtlerin bu yeni yaşamında Ermenilere yer yoktu. Zaten neredeyse tamamen pejoratif bir söylemle Ermeniler, Jin’e yani hem Kürtlerin yeni yaşamına hem de neşriyata dahil edilmekteydi. Epigraftaki darbı meselden de görüldüğü üzere Ermeniler soykırım öncesi ve sonrasında Kürtlerin gözünde hayvandan farksızdı. Hem de türüne göre hayvanların cins olarak en kötüsüyle eşdeğerdi. Nitekim Ermeniler asillikleriyle şöhretli herhangi bir atla değil; güçten düşmüş, yarı yolda bırakacağı kesin olan ve bu yüzden de kesinlikle güvenilmez «kule renkli atla» bir tutulmuştur. Yine aynı atasözünde sahibine sadık olma meziyetiyle bilinen bir hayvan olan köpeğe benzetilen Ermeniler, herhangi asil veya sıradan bir köpekle değil; tüylerini dökmüş, neredeyse kediden bile korkacak şekilde kuyruğunu bacaklarının arasına kıstırıp, sahibine hiç güven vermeyen «tule köpekle» bir tutulmuştur. Velhasıl soykırımın bütün vahşetiyle hala sahada cari olduğu bir sırada Jin Neşriyatında «kamu spotu» edasıyla böylesine tahkir edici bir atasözüne yer verilmesinin herhalde spesifik bir nedeni olmalı. Görünüşe göre bir şekilde soykırımdan kurtulmaya çalışan son ermeni gruplarının da enterne edilmesi için vicdan yapmaya başlayan sıradan Kürtlerin yeniden motiveye ihtiyacı vardı. Ve Jin de sıradan Kürtlere nefret enjekte ederek motive yolunu seçmişti.

Hülasa aradan yüz yıl gibi uzun bir süre geçtiği halde soykırımdaki Kürt iştiraki halen de tam olarak aydınlatılabilmiş değil. Kürt siyasetlerinin ve aydın söylemlerinin ermeni soykırımına Kürt iştirakini kelimenin bütün anlamlarıyla tam olarak kabul ettiğini iddia etmek kolay değil. Tamamen inkar edenler istisna olsa da «mukatele» sözcüğüne sığınanlar ile «kullanıldık» klişesine başvuranlar hala kayda değer. Yine «yoldan çıkarılmış birkaç aşiret» söylemine başvuranlar ile «Kürt feodalizmi» gibi şekilsiz bir kavram üzerinden olayı geçiştirme eğiliminde olanlar hala başköşelerde. Ana akım Kürt siyaseti, Ermeni soykırımını tereddütsüz kabul ettiği için takdire şayan. Ne var ki buna rağmen sıra soykırımdaki Kürt iştirakine geldiğinde gönülsüz bir diskurla navigasyona hala Hamidiye alaylarının adres olarak yazılması dikkat çekici. Sıradan halkı tenzih eden bu korunmacı yaklaşımın soykırımı kabul eden hakkaniyetli siyasete gölge düşürdüğü izahtan vareste.

Firat AYDINKAYA

 

 

[1]Jin dergisi II. Cilt, s. 372. (1918-1919) Weşanxana Deng, Upsala, Sweden.
[2] Kürt- Ermeni hinterlandından kasıt ağırlıkla 1890’lardan itibaren çeşitli pogromlar görmüş, Sivas, Harput, Erzurum, Sason ve Van’ı ihtiva eden Kürtlerin Kürdistan’ın serhat bölgesi, Ermenilerin ise Batı Ermenistan olarak tarif ettiği Kürt ve Ermenilerin “müşterek yurdu” olmuş bir mekandan bahsediyoruz.
[3] Nüfus meselesi 1880 yılından itibaren Ermeniler, Kürtler ve Osmanlı arasında açık bir çekişme alanıdır. Bkz. Hans- Lukas Kieser, Iskalanmış Barış.,s. 321, İletişim Yayınları
[4] Hatta Kürdistan gazetesine bakılırsa Ermenilerin Van’dan sürülüp yok edilmesi Babıalice kararlaştırıldıktan sonra işin icra ve teferruatlarının konuşulduğu yerel toplantılara çağrılan Kürt temsilcilerin (Şeyh Ubeydullah’ın) Ermenilere dönük bu kararları duyunca buna kesinlikle karşı olduklarını bildirerek toplantı salonunu terk ettikleri iddia edilmekteydi. Bkz. Kurdistan gazetesi, 27.sayı. Weşanxana Deng, Sweden. Ancak her ne kadar merkezi toplantılara katılmasalar bile hiç değilse Hamidiye paşalarının bu konularda kulaklarının delik olduğu görülmektedir. Bkz Sadettin Paşa Anıları, Remzi Yayınları
[5]Troşak gazetesi, 1901, Haziran, Temmuz- No 115. Aktaran Garo Sasuni, Kürt Ulusal Hareketleri ve 15. Yüzyıldan Günümüze Ermeni Kürt İlişkileri, s.201,202 Med Yayınları
[6] Seyyid Abdüladir’in yazısı Kürt Teavün ve Terakki Gazetesinin 1. Sayısında yayımlandığı sıralarda, Abdülkadir hükümetin gözetiminde sulh işinin sahada pratize edilmesi için kimi yerlerde toplantılar organize etmişti.
[7] Said-i Kürdi, Said Nursi’nin İlk Dönem Eserleri- Münazarat, s.470, 471, Söz Basım Yayın
[8] Bkz Kürdistan Gazetesi,Kürd Teavün ve Terakki Gazetesi , Weşanxana Deng, Sweden, Roji Kurd Gazetesi, İstanbul Kürt Enstitüsü Yayınları.
[9] M. Nuri Dersimi, Hatıratım, s.37, Doz yayınevi
[10] Soykırım zamanlarında yaşadığı halde sonradan verdikleri mücadele ile Kürt siyasi tarihinde iz bırakarak kültleşmiş aydınların anıları hayli öğretici. Zikredilenlerin dışında misal Nurettin Zaza, dönemi anlatırken olayların ayrıntısını hatırlamak için hafızasını zorlamaz pek. Sadece soykırım bakiyesi Caco isimli hünerli, hizmetli bir ermeni kadını anarak geçer. bkz. Bir Kürt Olarak Yaşamım, Peri Yayınları. Yine Qedri Cemil Paşanın, soykırımın zirve yaptığı anlarda Erzurum’da Hamidiye alaylarının içinde görevli olduğu halde soykırıma dair neredeyse tamamen ketum davranması hayli ilginç. Bkz. Zınar Silopi, Doza Kurdistan, s.40. Weşanen Bir. Osman Sebri ise yine döneme dair ketum olanlardan.bkz. Osman Sebri, Biraninen Osman Sebri, Aram yayınları. Hesen Hişyar ise aksine ermeni anıları konusunda kalemi pek bereketli. Ancak yine de Kürt iştiraki konusunda ana akım görüşlerin dışına çıkmaz. Bkz. Hesen Hişyar Serdi, Görüş ve Anılarım, Med Yayınları
[11] Yakın zamanlarda Kürtlerin soykırım şerikliğini “Kürt feodalizmi” veya “Kürt egemen sınıfı” üzerinden okuyan bir çalışma için bkz. Recep Maraşlı, Ermeni Ulusal Demokratik Hareketi ve 1915 Soykırımı,Peri yayınları, 2009
[12] Mele Mahmude Beyazidi, bu ayrıma 1800’lü yılların ortasında değinmişti. Yerleşik düzene geçen Kürtler ile göçebe Kürtler arasındaki gerilim hayli enteresan. Bkz. Mele Mahmude Beyazidi, Kürtlerin Örf ve Adetleri, Peri yayınları
[13] Bkz Sasuni, age. S. 241
[14] Bkz. Antranik Çelebyan, Antranik Paşa, s.138, Peri Yayınları
[15] Bkz. Kurdistan gazetesi 28.sayı
[16] Martin van Bruinnessen, Ağa, Şeyh Devlet, s.82, İletişim Yayınları. Jwaideh’e göre ise her ne kadar aşiretsiz Kürtler daha fazla olsa da yönetici sınıf aşiret ehli savaşkan unsurlardır. Wadie Jwaideh, Kürt Milliyetçiliğinin Tarihi, Kökenleri ve Gelişimi, s.69, İletişim Yayınları
[17] Janet Klein, Hamidiye Alayları, s.67, İletişim yayınları
[18] Jwaideh, a.g.e., s.69
[19] Bu şeyhlerin rolünü Ruanda soykırımında radyo istasyonunun oynadığı role benzetmek mümkün. Hem ideolojik tahkimat hem de kitle ajitatörlüğü bağlamında şeyhler konvansiyonel bir rol oynuyordu. Hele sultanla aracısız bağlantılarını düşündüğümüzde bunların “halifenin sesi olma” pozisyonu bağlamında radyo teşbihi yabana atılamaz.
[20]Kürdistan gazetesi 1.sayı vd.
[21]Cizir ve Botan Yurdunu, Yani Kürtlerin Vilayetlerini/ Yüzlerce Kez Yazık ki, Ermenistan Haline Getiriyorlar/Hiç Onur Kalmamış, Yüz kere Kuran’a And Olsun ki/ Ermenistan Kurulursa Tek Bir Kişi Kalmaz Kürtlerden Geriye. (Kürtçe’den çeviri yardımı için Ömer Güneş’e Teşekkürler) Haci Qadiri Koyi, Diwani Haci Qadiri Koyi, s.83, Weşanxana Nefel, İsveç.2004
[22] Wadie Jwaideh, a.g.e.,, s.171,
[23] Sadettin Paşanın neredeyse gittiği her yerde Ermenilere ayrıcalık verileceği söylentilerine karşılaşması işin ciddiyetini göstermekteydi. Bir noktadan sonra bu ayrıcalık korkusunun altında yatan psikolojinin aslında Müslim-Gayrı Müslim eşitliğine dair itirazın yönlendirdiği bir eşitlik korkusu olduğu görülmekteydi. Hamidiye Kürtleri rejimin ayrıcalıklı Kürtleriydi. Ve başka ayrıcalıklı kimselerin olma ihtimali onları ifrit etmekteydi belli ki.
[24] Ziya Gökalp, Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler, Sosyal yayınları
[25] Celadet Ali Bedirhan, Mustafa Kemal’e Mektup, Avesta yayınları
[26] Bruinessen, a.g.e., s. 106
[27] Roji Kurd neşriyatının ilk sayısında Kürtlüğü yaşatan iki amil olarak “kılıç” ve “toprak”ı sayması hayli enteresan. Bkz. Roji Kurd 1.sayı
[28] Müşir Zeki Paşa, Şakir paşa, Sadettin paşa benzeri Hamidiye Alayları ile adları anılan subayların kısa sürede edindikleri devasa servet çokça konuşulan konulardan biri. Bkz. Klein, age.
[29] Sadettin Paşa anılarından “Talan” realitesinin toplumun kurucu gücü haline geldiğini izlemek mümkün. Bkz. Sadettin Paşa Anıları
[30] Cigerxwin, Hayat Hikayem, Evrensel Basım Yayın
[31] Hampartsum Çitçiyan, Kürdistan’da icra edilen soykırımdan tesadüfen kurtulmuş biriydi. Krikor Balakyan ise İstanbul’dan alınıp anadolunun içlerinde öldürülmesi ferman buyurulduğu halde soykırımdan tesadüfen kurtulmuş biriydi. Çitçiyan, Kürdistan’da şiddetin vahşet tonlarını, Balakyan ise anadoludaki şiddetin çıldırmış halini anlatmaktaydı. Soykırım şiddetinin benzersizliğini görmek için bkz. Hampartsum Çitçiyan, Ölüme Kıl Payı, Belge Yayınları, Krikor Balakyan, Ermenilerin Golgotası, Belge yayınları
[32] Hannah Arendt, Kötünün Sıradanlığı, İletişim yayınları
[33] Ateşli silahlara sahip düzenli ordu birliklerinin süregelen savaş esnasında kurşun tasarrufu yapma bahanesiyle kurbanların vahşice öldürülmeleri için onları seyyar linç birliklerine teslim ettikleri çokça bilinen vakalardan. Soykırım şiddetinin benzersizliği kurbanları bir kurşunla ölmeye bile hasret hale getirecek kadar vahşi ve atonal bir kıvama sahiptir.

 

 


(RE)PENSER L’EXIL N°5 > SIRADAN KÜRTLERİN ERMENI SOYKIRIMINA İŞTİRAKİ MESELESİ, Firat AYDINKAYA

Exil, Création Philosophique et Politique
Repenser l'Exil dans la Citoyenneté Contemporaine

Programme du Collège International de Philosophie (CIPh), Paris
© 2010-2016