PRÉCÉDENT   |   SOMMAIRE   |   SUIVANT

 

_NALCI

 

1915‘te bugünkü Türkiye topraklarında yaşanan Ermeni Soykırımı’nın ardından 100 yıl geçti. 100 yıl önce, köklü gelenekleri ve rönesans çağını yaşamaktayken soykırıma uğrayan Batı Ermeni toplumu bugün hâlâ yaralarını sarmaya çalışıyor. Türkiye’de ise yüzleşme, gün geçtikçe daha da kaçınılmaz bir hâl aldı. Özellikle halktan gelen talepler, hem sivil toplum örgütlerini hem de siyasetçileri harekete geçmeye zorluyor.

2015’in 24 Nisan’ında nerede bulunmam gerektiğini sorgulamaya Türkiye’de büyüyen ve yaşayan bir Ermeni gazeteci olarak 2014’ün sonunda başlamıştım. Yerevan’da 1965’te yapımına başlanıp iki yılda tamamlanan Soykırım Müzesi miydi bulunmamız gereken matem yeri, yoksa Türkiye’de artık içi dolu veya boş her basın açıklamasının yapıldığı Taksim Meydanı’nda planlanan anma etkinliği mi?

Kafamın içinde gidip gelen düşünceler beni ‘hiçbiri’ni yapmaya itti.

Kendi ailemin sürgün hikâyesinden yola çıkarak bir sürgün rotası çizdim kendime. 31 yaşıma geldiğimde öğrenmeye başladığım aile hikayeme göre annem tarafı Geyve ve Bursa arasında şimdiki adı Kurtbelen olan Ermenice’de Kayliplur denilen köydendi.

Bursa’daki akrabalarımızın bir kısmı ise ipek böcekçiliği ile bir kısmı da terzilikle uğraşırlarmış. Neden bu hikayeyi geç denecek bir yaşımda öğrendiğim ise geleneksel bir Ermeni aile yapısından kaynaklanıyordu.

Biz Ermeni gençleri, çoğumuz atlarımızın 1915 hatırlarını büyük anne veya büyük babalarımızdan ancak öleceklerini anladıkları hayatlarının son damlalarını yaşadıkları yıllarda öğrenebildik. Daha erken öğrenenler şanslı sayılırlar.

«Aman oğlum sokakta ‘Mama’ yok ‘Anne’ diyeceksin» tembihleriyle büyüyen bizler için atalarımızın tarih kitaplarında zorla öğretilen ‘hain’ler olmadığı gerçeği hep bir yerde durdu ama hikâyesi anlatılmadı.

31 yaşımda annemin ağzından zorla aldığım üç beş kelimeyle başladım araştırmaya ve sonunda Yunanistan’a kadar vardım.

100 yıl soykırımla ve bende yarattığı hasarla ‘iç barış’ yapmaya çalışmanın en doğru yolunun ailemin sürüldüğü Adapazarı-Geyve’den başlayarak yapılcak bir sürgün yolu olduğu kanaatine vardığımda çoktan yola koyulmuştum.
Yolculuk trenle ve otobüslerle olacaktı.
Her kentte uzun uza kalınmayacaktı.
1915’te sürgün yolunda insanlar konaklaya konaklaya gitmemişlerdi ölüme.
Sürüne sürüne gönderilmişlerdi.

Rotamız şöyleydi: İstanbul > Adapazarı > Bilecik > Afyon > Eskişehir > Konya > Kayseri > Adana > Antep > ardından yukarıya doğru bir yay çizip. Bu kez diğer bir sürgün yoluna gidecektik… Urfa > Adıyaman > Malatya > Elazığ.

Toplam 5268 kilometre.

12 şehir ve onlarca da kasaba gezdim. Geride kalan Müslümanlaş(tırıl)mış Ermenilerden ve onları kurtaran ailelerin fertlerinden onlarca hikâye dinledim. Yolculuk bittiğinde 24 Nisan’a iki gün kalmıştı. Ben ise 1915’in başındaydım daha. Dinlediğim her hikâye, elini sıktığım her insan nenemin ve annemin bana aktardığı gibi zamanı geldiğinde belki de hiç var olmamış olan o toruna iletilmek üzere yüreğimde kocaman bir sandığa kapandı. Çünkü her anlatılan öykü «Aman oğlum benim Ermeni olduğumu bilmesinler, çoluğa çocuğa, toruna torbaya zarar gelir şimdi» sözleriyle mühürleniyordu.

İşte sizlere bu sandıktan birkaç hikaye paylaşacağım bu yazıda.

Bu hayatta hakkında bir satır yazılmamış kimse kalmasın diye…

 

GEYVE

İstanbul -Sakarya yolu üzerinde şu anda hızlı tren inşaatı yüzünden tamamı alt üst olan yollarıyla Geyve, Pamukova Ali Fuat Paşa tren istasyonu çevresinde yer alan bir yerleşim. Karadeniz ile Marmara iklimi arasındaki konumu sebebiyle verimliliği oldukça yüksek olan Geyve’de otoban kenarlarında bile meyve ağaçları bereket saçıyorlar.

Geyve’nin yerlileri Bithynie’de kalma Rumlar ve ana lisanları Ermenicedir. Bölgede Ermeniler 600’lü yıllarda görülmüşlerse de büyük göç, Pers kralı Büyük Abbas baskısından kaçanlar tarafından gerçekleştirilmiş. İzmit’teki Ermeni köyü Armaş’ı (Akmeşe) da İran göçmeni Ermenilerin kurduğunu anlatıldığından 37 kilometre farkla tutarlı bir tarih yazımına katkı sunan köy kahvesindekilerden öğreniyoruz tüm bunları.

 

410 HANELİ KÖYDEN ESER YOK

Cuniet, La Turquie d’Asie kitabının dördüncü cildinde Geyve’de 6.752 Gregoryan ve 132 Protestan Ermeni olduğu söylenmekte. İzmit mutasarrıflığında 1914 sayımlarında ise sancakta 18.223 Müslümana karşılık 18.550 Ermeni bulunduğu söyleniyor. Osmanlı sayımlarına göre sadece Kıncılar Köyü’nde 1914 yılında 410 hanede 2265 Ermeni yaşamaktaydı.

Geyve’de 2 Ermeni okulunda toplam 170 öğrenci bulunmaktaydı. Bunların 90’ı Ortaköy (Orta-Kyuğ) Erkek Lisesi’nde, 80’i ise tekrar aynı köyde kız yatılı okulunda bulunuyordu.

Bundan üç yıl önce Geyve’ye gittiğimde sosyal medya üzerinden tanıştığım ismini paylaşmak istemeyen, politik duruş olarak milliyetçi bir çizgideki F.B benimle kısık sesle konuşarak çevreden gelecek tepkiler için çekiniyordu belki de. Halen isminin paylaşılmasını istemez. Ama yıllar içerisinde bağımız kopmadığı gibi daha da ilerledi. F.B. bir emlakçı olarak çevre köylerden neredeyse tamamının envanterini çıkarmakla kalmadı, her gün her saat Geyve’nin geçmişinin unutulmaması için çaba harcayan bir yerel tarihçiye dönüştü. Yunan alfabesini, az biraz Osmanlıca’yı ve hatta biraz da Ermenice harfleri tanıyor artık.

Bugün, Geyve’ye vardığımda ofisi kaynak kitaplarla dolu, gördüklerini ve okuduklarını kelimelere sığdıramayacak kadar hızlı aktarmaya çalışan bir tarihçi.

4000 yıllık Geyve, eğer bir şekilde yeniden eski şanına kavuşacaksa bu onun çabalarıyla olacak.

 

DİNAMİTLENEN KAYLİPILUR KÖYÜ’NÜN TOPRAĞI BİLE KALMADI

Geyve’deki bazı Ermeni köyleri halen ayakta. Ayakta derken harabelerden bahsettiğimi belirtmem gerekiyor. Bizler, Türkiye topraklarında aslında atalarımızdan kalan harabelere ‘ayakta’ demeye alıştık. Bazıları o kadar bile şanslı değil. Benim ailemin bulunduğu Kurtbelen’de (Kaylipılur) ise son kalan kilise kalıntıları geçtiğimiz yıl köyün altındaki maden arama çalışmaları sırasında dinamitlenerek dağın içine gömüldü.

Şimdi Akıncılar eskinin Kıncılar köyünün bir fotoğrafı geçiyor elimize. Şeref Elma’nın arşivinden. Evler o kadar çok ki sayamıyorum. 100 yıllık kareden bugüne tek kalan Surp Sarkis Kilisesi’nin kalıntıları.

 

ÇEŞMELER AKIYOR AMA SUSAYAN YOK BİLECİK’TE…

Ruhum günbatımının ölümünü dinler.

Eziyetin uzak toprağında diz çökmüş.
Ruhum günbatımının ve toprağın yaralarını içer…

Ve hisseder içinde gözyaşının yağmur olup boşalmasını…

Ve parçalanmış hayatların bütün yıldızları

Bozulmuş gözlere ne kadar benzer.

Bu akşam kalbimin havuzlarında

Umutsuz bekleyişle onlar söner…

1915’te Ayaş’a sürgüne edilip katledilen Ermeni aydınların arasında yer alan Siamanto’nun (Adom Yarcanyan) «Dzarav- Susamış» adlı şiiri tehcir rotamızın Sakarya Bilecik arasındaki bölümünü özetleyen en güzel cümleleri bir araya getiriyor.

Biz tren hattı boyunca güneye, Bilecik’e doğru inerken önümüzde bizi hâlâ taşlarında Ermenice yazılara rastlayabileceğiniz köy çeşmeleri karşılıyor.

Bir…iki…üç derken birine soruyoruz:

Burada papaz çeşmesi nerede?

– Gölpazarı’nda

Gölpazarı – Bilecik Ermenilerinin yoğun olarak yaşadığı bir yer. Merkezin 30 kilometre kuzeyinde. Köylerinden Göldağı ise sosyal hayat ve nüfus olarak göze çarpıyor. 1911’de burada trompet bandoları bile varmış. Gölpazarı’na giden yollar Karadeniz’deki yayla yollarına benziyor. Bir köyden diğerine dolana dolana güneye, Birecik merkezine doğru ilerlerken önce «Zor zamanlar çeşmesi» ardından «Aşıklar çeşmesi» karşılıyor bizi. Göldağı köyüne vardığımızda 32 ev sayıyorum.

Köpekler köye girmemden pek hoşnut değil. Sürekli havlıyorlar. Hatta biri beni ara sokaktan dışarıya kovalıyor. O sırada Ümraniyeli bir avcı ile karşılaşıyorum. Şehrin karmaşasından kaçmak diye buna denir işte. İstanbul’dan Göldağı’na gelip burada yaşamaya karar vermiş: «4 kişi var yaşayan sadece. Diğer evler boş» diyor.

32 haneden 4 kişiye…

Göldağı çıkışındaki Papaz çeşmesini gösteriyor bize İstanbullu avcı. Bu çeşmede de bundan öncekiler gibi (Armaş’taki manastır matbaasında) bir sürü siyasi içerikli mesaj var. Çeşmenin her yerine AKP yazılmış boyalarla. Biraz yaklaşınca çeşmenin taşındaki yazıları okuyabiliyorum. Çeşmenin sağındaki taştan ancak «Rahmetle – Mart 1862» yazısı okunabiliyor. Diğer kısımlarının üzerine sıva gelmiş. Sağdaki taş ise bir anıt mezar taşı. «Mardiros kızı Anna rahat uyusun» yazısı okunabiliyor yarım yamalak. Diğer kelimelerden çok küçük yaşta ölen bir kız için yapıldığını tahmin ediyorum.

Biz de Papaz Çeşmesi’nden, ölenlerin ruhuna dua ederek suyumuzu içip yola devam ediyoruz.

Bilecik merkezinden 6 kilometre ötede bir başka Ermeni köyüne uğruyoruz. Sevan Nışanyan’ın Index Anatolicus’una göre durduğumuz Abbaslık Köyü’nün eski adı Papazlık.

Köy meydanında su sayaçlarını okumaya gelmiş bir memura soruyoruz eskileri. «Eski köy muhtarına sorun. Delidir o bilir» diyor. Gidip ‘deli’ eski muhtarı buluyoruz…

İşte diyaloglarımız:

-Ermeni kilisesi neredeydi?

-Karşıdaki toprak yığınının olduğu yer. Altında kaldı o tepenin. (gülümsüyor) Köyün aşağısındaki suni tepeyi göstererek.

-Taşlar ne oldu?

-Deliyim ben sorma. Kalp krizi geçirdim ben uğraşmak istemiyorum bunlarla.

-Niye?

-Gelip sorup duruyorlar…

-E ne oldu bu taşlara, yeni evlerin yapılmasında mı kullanıldı?

-Heee… Makine geldi. Taşları içine attık ufalandı, onlarla da inşaatlar yapıldı… 

Bilecik’te 1915’in 18 Ağustos’u soykırımın en önemli tarihlerden biri. Şimdi hızlı tren yapımı için restore edilirken çalışanların konaklaması için yapılan eski lojmanların ortasında koca bir avlu var. Ermenice kaynaklar Bilecik Ermenilerinin 1915’te çevre köylerden burada toplanıp Eskişehir’e gittiklerini söylüyor. 18 Ağustos’ta papaz, herkesi son ayin için çağırmış. Bilecik’teki okullara haber salınmış. Ermenilerden kalan evler ve kiliselerin kapı pencereleri sökülecek. Ermeni çocuklar analarıyla içeride ayinde, dışarıda ise kapı pencere sökmeyi bekleyen çocuklar… Bir günde 13 bin 600 Ermeni Eskişehir’e sevk edildi deniliyor Türkçe kaynaklarda.

O kapı penceresi sökülen Bilecik’teki 13 kiliseden bugün eser yok.

 

SOYKIRIMIN DEMİR AĞLARININ BİRLEŞTİĞİ YER: AFYON

Ermeni soykırımını bu topraklarda yarattığı tahribatla ilgili biz araştırmacılar için gözler önüne seren en önemli kaynaklardan biri haritalar. Ermeniler önce trenlerle bir şehirden diğerine taşındığından şu anki TCDD haritası bile bir tehcir rotası oluşturmamıza yetiyordu.

Yola çıkarken ben de bu haritalardan yararlanarak hazırladım rotamı. Bu haritalardaki büyük kırmızı noktalardan biri de Afyon’du. Afyon, birçok bölgeden tehcir edilen Ermenilerin toplandığı nokta. Benim atalarımın da diğer birçok Ermeni gibi, kızlarının uzun saçlarından çıkardıkları birkaç altın ile Osmanlı subaylarının elinden kurtulup Afyon’daki Rum köylerine sığındıkları yer.

Afyon’un Ermeni mahallesi heybetli hisarın tam altı.

1889’da Afyon’da 1600’ün üzerinde Ermeni hane olduğu söylenmektedir.

Bugün ise kimsenin kalmadığını söylemeye gerek yok herhalde…

 

«ÇIKANLARI HARÇLIK YAPAR SİNEMAYA GİDERDİK»

Ermeni ustaların 1905’te yaptığı bilinen Bedesten Çarşısı’na getiriyor yolumuz bizi. Yakınındaki Ermeni mahallesindeki evlerin mimarisi bariz bir şekilde diğerlerinden ayrılıyor. Cumbalı, ahşap yapıların her biri konak görünümünde.

Bedesten’in içerisinde sünnet kıyafetleri satan bir dükkanda Hasan amcaya denk geliyoruz. Yoldakilere Gavur hamamını sorarken “Ona sor o orada yaşıyor” demişlerdi.

Şehrin bana verdiği içe kapanıklık hissiyle doğrudan sormaya çekinip, önce Millet Hamamı’nı soruyorum:

-Yukarıda. diyor. Sonra gülümsüyor. Ben de ondan güç alarak

-Ya kilise? diyorum.

-Kalmadı, diyor. Yerini gösteriyor. 

«Zaten hamam da onların. Gavur hamam derler oraya» diye eklerken bir yandan da anlatmaya başlıyor ayaküstü: «Biz küçükken kilisenin yanından sikkeler çıkardı. Onları alıp satar kendimize harçlık yapar, sinemaya giderdik. O sokağa da zaten kilise sokak derler. Ben orada oturuyorum»

 

DEFİNECİLERLE MÜZE ELELE

Ermeni mahallesinin ve kilisenin taşlarını merkezden 2 kilometre uzaklıktaki Arkeoloji müzesinde buluyorum. Bahçenin ücra bir köşesindeki papaz mezarları ve birkaç ünlü Ermeni zengin ailenin mezarları burada. Kilisenin haç çizilmiş bir taşı da.

Ermeni mahallesi çevresinden çıkarılan küpler de müzenin arka bahçesinde. İnsan boyu kadar olan bu küplerin zamanında sergilenmek amacıyla çıkarılmadığını biliyorum. 15 yıllık tecrübem ve sezgilerim tahminimi doğru çıkarıyor. Sokaktakilerin anlattığı, insanların Ermeniler gittikten sonra evleri, kiliseyi yıkarak aradıkları altınları bulamadıkları o küpler. Hazine avcılarının yağmaları…

Dönüş yolunda kapısına 1905 tarihi kazınmış ahşap bir ev görüyorum kilisenin yanında. Satılık. Arıyorum. Mevlüt açıyor kapıyı. İçeri giriyorum. 70 bin TL’ye satıyor evi. Altta bir salon, kömürlük, mutfak, üstte de 4 odası var. 1982’de rahmetli babasıyla almışlar evi ve eskisi gibi korumuşlar. Kapının girişinde hemen çeşmesi olan 1905 yapımı bu evde eskiden hangi Ermeni aile kalıyordu acaba diye içimden geçirirken kendimi aşağı mahalledeki antikacıda buluyorum.

İyi niyetle ısmarlanan çayla birlikte dükkandaki yüzlerce kap kacakı incelemeye alıyorum. Gözüme çarpan herşeyin üzeri silinmiş. Tek kalan Sarkisof imzalı demiryollarından emeklilere verilen bir köstekli saat.

 

KAYSERİ’DE ERMENİ EFSANELERİ

Gezimize rota dışından bir merkezde arayla devam ediyoruz. Kayseri… Nam-ı değer Gesaria…

Kayseri Ermenileri 1970’lere kadar varlığını koruyan bir cemaat. Bugün Kayseri’de şehir merkezindeki Surp Krikor Lusavoriç dışında aktif kilise yok.

Kayseri’nin pastırması, sucuğunun temellerini de Ermeni aileler atmış. 1915’te 50 binden fazla Ermeni’nin yaşadığı koca bir ticaret kenti Kayseri’de 1965’te halen 130 aile olduğu söyleniyor. Şimdi ise birkaç kişi var.

Şehrin, Ermeni dini tarihinde önemli bir yeri var. Zamanında Orta Anadolu’nun en önemli kenti ve M.S. 250’de 400.000 nüfusu olan Kayseri, Aziz Krikor’un büyüdüğü, eğitim gördüğü ve Hıristiyanlığı kabul ettiği yer. Petrol kralı Gülbenkyan ailesi gibi ünlü birçok Ermeni ailesi var.

Kayseri’de çok fazla ziyaret edilmeyen köylerden biri Vartan köyündeyim. Şimdiki adı Vatan. Köyde yaşayanlar eski adını hatırlamıyor, hatırlamak da istemiyorlar… Ama biliyorlar. Şu anda yeni binaların bulunduğu köyün eski yerleşim yeri harabe halinde. Evler ve sokaklar kayaların içerisine oyulmuş, hayvan barınakları arasında kazılar yapılmış. Her yer delik deşik.

 

HAZİNE KİLİSEYİ HARABE OLARAK SAKLAMAK İÇİN ALMIŞ

Va(r)tan köyünün ardından Efkere’ye (Şimdiki Bahçeli) doğru yol alıyoruz. Ali dağı (Parseğ) sürekli konumumuzu belirlememize yardımcı oluyor.

Heybetli bir kilise bekliyor bizi orada. Kubbesi çökmüş. Arka duvarını dağa dayamış kilisenin ön kapısının üstündeki Ermenice “E” harfinden anlıyoruz Ermeni kilisesi olduğunu. Arkasından dolaşıyoruz. Kubbesinin olduğu yerden içerinin fotoğraflarını çekip aşağıya indiğimizde eski kapının yerinde demir doğrama bir kapak olduğunu fark ediyoruz. Yeni kilidin üzerinde de bir anahtar duruyor. İçeriye girebileceğiz hevesiyle kilidi çeviriyorum…

Açılmıyor. Çıkarıp takıyorum, yok… Hayal kırıklığı… Yandaki evden öğreniyorum, köyün çocukları oyun oynamak için takmışlar. Anlaşılan şakaya bir ben kandım.

Kilisenin etrafında birilerini buluruz da açalar belki diye dolanıyoruz. Bizi uzaktan izleyen bir çocuğa annesini soruyorum, çağırıyor. Ona kiliseyi soruyorum. Evin içine dönüp «Anne gel de anlat ne oldu kiliseye diye» sesleniyor.

Yemeğini ocakta bırakıp gelen teyze «Hazine gelip geri aldı kiliseyi, kapıya da kilit taktı. Anahtarı da onlara gönderildi» diyor. İçeride eskiden bir akrabaları yaşıyormuş ama sonra «birileri yazmış, onlar da gelip kapattılar» diyor. Belli ki memnuniyetsiz bu olaydan. Akrabası evini kaybetmiş sonucunda.

Sözleri arasında «çeride kazmışlar, talan olmuş» diyor.

Define aranmış belli ki. Şimdi ise boş ve atıl. Kapı deliğinden gördüğüm kadarıyla içerisi çöplük niyetine de kullanılmış bir dönem. Hazine köylülerin elinden almış almasına ama ne bir işaret ne bir levha ne de bir restorasyon çalışmasına başlama isteğinin izine rastlamıyoruz köyde…

Biz sohbete devam ederken “yemeğim yanacak” deyip içeri giriyor. Tekrar çıkmamak üzere…

 

KÖPEĞİ DERİSİNDEN AYIRAN MAKİNELİ ERMENİLER!

Dersiyak-Kayabağ köyündeyiz. Yolumuzun sonunda bizi damın tepesinde bekleyen bir teyze: «Bazen ellerinde kağıtlarla gelirler burayı sorarlar. Ama annem derdi gidenler çok daha iyi komşulardı. Korkarlardı. Erkekleri evde olmazmış çoğunlukla, akşam oldu mu evlerine çekilir, çıkmazlarmış. Ama köy halkı sahiplenirdi onları» diyor.

Ermenilerle ilgili anıları ise dehşet verici olaylar içeriyor. «Bir makine getirmişler Ermeniler. Köyden birileri gitmiş görmüş. Aşağı tarafa getirdikleri makine köpekleri derisinden ayırırmış. Oraya atacaklarmış insanları. Şimdi her yıl 15 Nisan’da mıdır nedir? Bir şeyler yapıyorlar. Niye çıkarıyorlar bunları ortaya. Sanki kendileri yapmamış. Durup dururken olmamış hiçbir şey. Onlar yapınca olmuş.»

 

ÇERKESLEŞLEŞMIŞ ERMENİLER

Kayseri’de Gubate adlı bir Çerkes kahvaltı salonundaki sohbetler benim ve benim gibi birçok Ermeni için yeni bir kapı araladı. Kayseri yakınlarındaki Çerkes köyünde yaşayanların 1915’te kurtardıkları Ermeniler ve köyde halen yaşayan Çerkesleşmiş Ermeniler… İşte bu çok yeni bir bilgi. Eminim soykırım konusunu çalışan tarihçilerin bile birçoğunun yeni duyacağı bir hikaye… Bir sonraki ziyaretimi bu köyde geçirmek üzere söz alıp Kayseri’den ayrılıyorum. Ardımda birçok hikaye, sırtımda koca bir heybe ile…

 

YIKINTILAT ARASINDA BİR UMUT AYNTAB İMSANLARI

Gece vardığım Ayntab’ta biraz kendime çeki düzen vermek için berber arıyorum. Ermeni mahallesinde şimdinin Kurtuluş Camii’nin altında ışığı zar zor yanan içeride usturasını kayışta bileyen bir amca oturuyor. Traşımızı orada olalım diyoruz, hem de mahalle ile ilgili bilgi alırız.

Daha önce Ayntab’a geldiğimde restorasyonu tamamlanmış olan eski Meryemana Ermeni Kilisesi, 80’lerin cezaevi ve şimdinin Kurtuluş Camii’nde hala süren hummalı bir çalışma var. Ben berbere girerken camii altındaki dükkan sahiplerinin konuşmalarına kulak misafiri oluyorum. Kilisenin arkasında bulunan papaz evleri restore ediliyormuş şimdi de.

Berberin dediğine göre «bu mahallede restorasyon bir türlü bitmedi.»

Yine berberin dediğine göre de «Zaten camiiye cumadan cumaya belki bir 10 kişi geliyor»

 

HAÇI KAPAMAK İÇİN TÜRK BAYRAĞI

Meryemana Kilisesine gidiyoruz ilk olarak. Papaz evlerinin restorasyonuna göz attıktan sonra, içeriye bakıyorum. Yıllardır bu camiide apsisten koca bir bayrak asılıdır. Arkasındaki haçı kapatmak için asılan bu bayrak restorasyon sırasında da orada duruyor. Belli ki herkesin kilise diye bildiği Kurtuluş Camii’nin kilise geçmişinin konusu açılmazsa, veya haç görünmez ise unutturulabileceği düşünülüyor.

Hemen kilisenin karşısındaki Ermeni mahallesinde ise hummalı bir yenileme çalışması var. Mahalledeki evlerin neredeyse hepsinin dışı sıvalarla kapatılmış. İçleri ise harabe. Kilisenin yanındaki Vartanyan mektebi ise yıkılmaya terk edilmiş.

Antep’teki en şanslı bina ise dönemin en zengin Ermeni ailelerinden biri olan Nazaryanlar’ın konağı. Murad Uçaner’in restorasyonunu yaptığı konak şu anda Papirüs kafe olarak hizmet verse de, konağın asıl binası orjinaline uygun olarak saklanmış.

Nazaryan 1700’lerde şehirdeki en zengin ve güçlü ailelerden biri. Kara Nazar olarak geçen aile reisi bu konağı 1825’te yaptırmış. İsmi Ermenice harflerle binanın birçok yerinde yazıyor. Konağın en önemli özelliği, yukarıda bahsettiğim korunan odaların duvarlarında, tavanında ve kapılarındaki Ermenilerle ilgili tarihi ve antik değer taşıyan tüm resim ve yazıların halen o günkü gibi duruyor olması. Bugüne kadar Anadolu’dan bu denli sağlam duran bir yapı daha görmemiştim açıkçası…

 

«BİR TARAFIM HAİN DİĞERİ İSE KURTARICI»

Ayntab’ın ileri gelen ailelerinden beri Osmanlı’dan bugüne uzanan kökleriyle Cenani’ler. Ali Cenani İttihat Terakki Cemiyeti’nin kurucu üyelerinden ve aynı zamanda Osmanlı mebusu. Atatürk’e yakınlığı ile biliniyor ve bölgede Ermenilerin tehcir edilmesi yönünde halkı kışkırtıcı propagandalarıyla meşhur. Kendisi 1924’te de Ticaret bakanlığı yapıyor. Ali Cenani adı şimdi şehirdeki bir kültür merkezinde yaşatılıyor. Konak Ermeni mahallesi ile Türk mahallesinin tam ortasında. Bu anlamda ilgin bir toplantıya da evsahipliği yaptığı biliniyor. Ayntab halkının Ermenilerin tehciri ile ilgili tartışmaların burada yaptığı anlatılıyor.

Masamızın bir ucunda uzaktan bir akrabası oturuyor Cenani’nin. Haluk Soysal. Cenani ailesinin bir kısmının ise tehcir zamanında Ermenileri sakladığını anlatıyor: «Bir tarafım hain diğeri ise kurtarıcı olmuş» diyor acı bir gülümsemeyle. «Hatta Cenani’nin Ermeni olduğu da söylenir. Bizim konakta sonradan kazı da yapılmış altın aranmış. Cenaze töreninin Harutyun Cenaniyan diye yapıldığı söylenir».

Önce sohbetteki kimse inanmıyor. Ayntab dönüş yolunda internetten yaptığım küçük bir araştırma Tarsus Koleji’nin kurucularından ve 1888-1893 yılları arasında yöneticilik yapan Harutyun Cenaniyan isimli birinden bahsedildiğini kolejin sayfasından öğreniyorum. Aynı kaynak bana Cenaniyan’ın Antep’li olduğunu söylüyor. Bu kadarı da tesadüf diyorum, ama bu başlı başına başka bir araştırma konusu.

Ayntab’ta bugün ayakta kalan birçok Ermeni yapısı ve kültür mirası var. Bir o kadar da sözlü tarih. Bana kısa sohbetimiz sırasında sizlere aktardığımın en az 10 katı bilgi ve anı aktaran dostlarımızı geride bırakıp Urfa yoluna düşme vakti. Ne mutlu Ayntab’a ki şehrinin geçmişini unutturmak istemeyen küçük de olsa bir topluluğa sahip.

 

DER ZOR’A YAKLAŞTIKÇA ACILAR DA ARTIYOR

Antep’ten sonra bu yolculuğun belki de beni en çok zorlayan yerine geliyorum. Sürgün yoludakilerin Der Zor öncesi son duraklarından Urfa’dayım. Gamurç (köprü) köyündeyim. Şimdiki adı Germüş, Dağeteği olarak da geçiyor. Ermeniler gittikten sonra Arapların yerleştiği köyde şu anda kilise ve eski iki ev dışında hiçbir şey yok…

Köy, TOKİ’nin yeni yaptığı binaların hemen yanında. TOKİ’nin ‘mezar’ evleri adeta köyün sınırlarından şehre girmek için zorluyorlar. Tek engel anıtlar kurulu tarafından da koruma alanı ilan edilen bu kilise.

Köyde şimdi ayakta kalan tek kilise Surp Astvadzadzin. İçine girmek için çalıların arasından geçerken definecilerin kazdığı koca çukurlardan birine düşüyorum.

İçeri girdiğimde ise durulmaz bir sidik kokusu burnumu yakıyor.

Hemen yanımda yakıcı Urfa güneşinden korunması için bağlanmış eşekler içeride olmamdan rahatız. Sinekler de öyle…

 

HEM 1915’TE ÖLENLER HEM KURTATANLAR İÇİN NAMAZ KILMAK

Adını vermeyeceğim Urfalı bir ‘gizli’ Ermeni dostumla uzun bir süreyi birlikte geçiyoruz. Her dinlediğim hikaye bana da sorumluluk yüklüyor. Kaçmak istiyorum ama kaçamıyorum da. Bu kadar soykırım anısını bu denli canlı tanıklarından dinlemek çok yoruyor beni.

Urfa’nın en tanınmış camilerinden biri Fırfırlı Camii’yi gezerken. Eski adıyla Fırfırlı Kilise olan bu mekanın yakınındaki mezbahanın ve Dabakhane’nin 1915’te insanların cesetlerini attıkları yer olduğunu anlatıyorlar bana.

‘Akrabalar’la gezdiğim Urfa’daki tarihi rotayı ertesi gün tek başıma bir kez daha geziyorum. Esnafla konuşabilmek için. Tek başıma Dabakhane’deki büyük çeşmeye geldiğimde «buradan aylarca kan aktı diyor» çevredekilerden biri, orada olmamdan pek memnuniyetsiz bir tavırla.

Yeni tanıştığım Müslüman Ermeni dostumun anlattıkları gözümde kiliseyi geziyorum: «Her ay bir kez çalıştığım kurumdakilerle cuma namazına gidiyorum. Her namaz kıldığımda, bizim kurtulmamıza vesile olanlara dua ediyorum. Bir yandan da katledilen atalarıma»

Fırfırlı Kilise’den, bir an öne çıkma gayretimi etrafımdakiler anlamıyor. Ama A.K. Anlıyor: «Hadi gidelim»…

Bu şehirde Ermeni yapıları kendilerini gizlemek zorunda değiller.

Camilerin kapısında eski kiliseler olduları gayet net bir şekilde yazılmış.

Ama insanları halen etnik kimliklerini gizlemek zorunda…

Aris NALCI, Haziran 2015

 


(RE)PENSER L’EXIL N°5 > SOYKIRIMDAN SONRA TÜRKİYE’DE NE KALDI (Kİ?), Aris NALCI, Haziran 2015

Exil, Création Philosophique et Politique
Repenser l'Exil dans la Citoyenneté Contemporaine

Programme du Collège International de Philosophie (CIPh), Paris
© 2010-2016